"Sorunlar bitmez,
Çareler tükenmez"


Medyum Recep Kaplan
İnsanların en hayırlısı
İnsanlara en çok faydalı olandır.
Hadis-i Şerif
Recep Kaplan, ''Türkiye'de İlk Vergi Mükellefi'' olan Medyum'dur
Ümitsizseniz Ümit Sizsiniz

Behcet Necatigil
Bizim kudretimizin ulaştığı yerlere onların hayalleri bile ulaşamaz.
Fatih Sultan Mehmed
''İnsan Yenilince değil;Pes edince Kaybeder''
Medyum Recep Kaplan
İmkansız olan nedir bilirmisiniz?
Ben yapamam dediğiniz herşey.
Medyum Recep Kaplan

2012 Yılı Sağlık, Mutluluk, Huzur, Bereket, Barış, Getirmesi Dileğiyle...

YENİLENİYORUZ.....

Lütfen Websitemizde gördüğünüz eksiklerimizi bize bildiriniz...

Türkiye'nin En Kapsamlı Gizli İlimler Sitesi... Çok Yakında Sizlerle...

Dünyaca Ünlü Medyum Recep Kaplan Köşe Yazılarıyla Çok Yakında Sizlerle...

Türkiye'nin En Çok Ziyaret Edilen Medyum'luk Sitesi... Yeni Yüzüyle Çok Yakında Yayında...

Web sitemiz Yenileniyor... Çok Yakında Aktif Olarak Yayındayız....

Galeri Bölümümüzde Çalışmalarımız Devam Ediyor...

Rüyalar ve Rüya Tabirleri Bölümümüzde Çalışmalarımız Devam Ediyor...

İsimler Sözlüğü ve İsimname Bölümümüzde Çalışmalar Devam Ediyor...

Burçlar Bölümümüz Tamamlandı...

Gizli İlimler Bölümümüzde Çalışmalarımız Devam Ediyor.

''WEB SİTEMİZ YENİLENİYOR''

Gayb Alemi ve Gayb'ı Bilmek


Gayb Alemi ve Gayb'ı Bilmek

Sevgili okuyucularım..

Gayb’ı bilmek yada geleceği görmek mümkünmü? Diye yüzyıllardır insanoğlu bu sorulara cevap aramış ama bulamamıştır.Bunun en önemli sebepleriden biri Gayb geleceği görmekmi ? gizli olanı bilmekmi? Kaybolanı bulmakmı? Bu soruların net bir cevabının olmamasından ileri gelmektedir.
Cenab-i Allah Yüce kitabımız Kuran-ı Kerim’de 41 ayrı ayette “Gaybı ancak ben bilirim” buyuruyor ama gayb nedir onu açıklamıyor gaybında ne olduğu başka bir gayb yani gayb geleceği görmekse gizli olansa yada bilinmeyense ismi gibi kendiside gayb.
Konuyu biraz detaylandırdığımız zaman ortaya çok farklı konular çıkıyor.Mesela Cenab-i Allah Enam Suresi 50 inci ayette Peygamber efendimize buyuruyorki.De ki: "Ben size, Allah'ın hazineleri benim yanımdadır' demiyorum. Ben gaybı da bilmem. Size Ben bir meleğim' de demiyorum. Ben sadece, bana gönderilen vahye uyuyorum." De ki: "Görmeyenle gören bir olur mu? Siz hiç düşünmez misiniz?" Bu ayetten çok net olarak anlıyoruzki Cenab-i Allah Kainatı eli,yüzü,suyu hürmetine yarattığı habibi son Peygamberi’ne bile bildirmiyor.Ama yine bir Peygamber olan Hz Yusuf a yedi yıl kıtlık yedi yıl bolluk olacağını bildiriyor.Bu konuda Yusuf Suresi 47,48,49 uncu ayetlere baktığımızda Olayı daha net anlayabiliyoruz Yusuf suresi 47. Yusuf dedi ki: "Yedi yıl Adetiniz üzere ekin ekeceksiniz. Yiyeceğiniz az bir miktar hariç, biçtiklerinizi başağında bırakın." 48. "Sonra bunun ardından yedi kurak yıl gelecek, saklayacağınız az bir miktar hariç bu yıllar için biriktirdiklerinizi yiyip bitirecek." 49. "Sonra bunun ardından insanların yağmura kavuşacağı bir yıl gelecek. O zaman (bol rızka kavuşup) şıra ve yağ sıkacaklar." 
Yine Hacı Bayram-ı Veli Hazretlerinin İstanbulun Fatih sultan mehmed ve hocası Akşemsettin hazretleri tarafından fethedileceğinin önceden bilinmesi.Yine enam suresiyle çelişiyor olması nedeniyle çok ilginç gelecek ama Peygamber efendimizin istanbulun fethi ile ilgili hadisi şerifleri Günümüzde gelişen teknolojilerle hava durumunu önceden tesbit etmek güneşin,ayın tutulacağı tarihi önceden tesbit etmek sonar cihazlarıyla deniz altında görülmeyen canlı ve diğer varlıkların yerini tesbit etmek taa uzaydan uydularla yer altındaki maden vs gibi neslelerin yerini tesbit etmek ana rahmindeki çocuğun cinsiyetini tesbit etmek günümüzde mümkün değil ama yakın gelecekte bilim adamları depremi önceden tesbit edeceklerini açıklıyorlar şimdi tüm bunlar Gayb’a giriyormu girmiyormu? Bunlar gayb mı değimli? Diye soracaksınız ben hemen cevap vereyim bunlar gayb’a girmiyor. Çünkü Hissi kablel vuku,Altıncı his,Önsezi,Durugörü,İstihare veya Rüyada görmek suretiyle birçok olayı önceden görmek yada hissetmek mümkündür. Hazreti Yusuf yedi yıl bolluk yedi yıl kıtlık olacağını Mısır kralının rüyasını yorumlayarak bilmiştir.Hacı Bayram-ı Veli Hazretleri İstanbul’un Fatih sultan mehmed han tarafından fethedileceğini istihare neticesinde görmüştür.

Gayb’a iman ne demektir?

Gayb, “ gizli olan, görünmeyen” demektir. Kur’an-ı Kerim muttakilerden, yani takva sahibi müminlerden bahsederken onların en büyük özelliği olarak “gayba imanlarını” gösterir. “Onlar –o muttakiler- gayba iman ederler”(Bakara Süresi,3) mealindeki Ayet-i kerimeyi tefsir eden Alimlerimiz, gayba imana iki şekilde mana verirler. Birincisi, “Onlar görmedikleri halde, akli ve nakli delillere dayanarak iman ederler.” Diğeri ise, “Onlar gıyaben dahi iman ederler.” Yani münafıklar gibi sadece müminler arasında değil, gıyaben de Allah’a ve resulüne (asm.) iman ederler.

Gayb iki ayrı manaya gelir: Birincisi, hakkında hiçbir şey bilmediğimiz, yalnız Allah’ın malümu olan haller, hadiseler, Alemlerdir ki, bunlar imana konu değildirler. İman, bu gayb için değil, ancak Kur’anın haber verdiği ve Peygamber Efendimizin (asm.), hakkında açıklamalardan bulunduğu gayb için söz konusudur.
“Bizce gayb, görülemeyen değil, görülmeyen demektir. Biz delilsiz olan gayba değil, delili olan gayb-ı makule iman ediyoruz.” (Hak Dini Kur’an Dili)

“Gayba iman” denilince akla ilk gelen, Allah’a ve diğer iman rükünlerine imandır. Bunlar hep gaybdır.
İnanmada ilk adım kalben tasdiktir. Bu tasdikin başlangıcı da anlamak. Beş duyu anlamaya, anlama da inanmaya yardımcı olur. Sadece beş duyunun sınırları içinde dolaşan, onları aşamayan insanlar, hükmen hayvanlıktan kurtulmuş değillerdir. His ile bilme, hayvanların sahası; hissini akla hizmet ettirip anlama, kavrama ve nihayet inanma ise insanın vazifesidir.
İnsan bir meyve ağacına bakmakta hayvanla müşterektir. O ağacın içinde harika bir fabrikanın çalıştığını, yapraklarında fotosentez olayının cereyan ettiğini, o meyvelerin bütün bir ağaçtan, hatta kAinattan, süzülerek meydana geldiğini ise ancak o insan kavrayabilir.
Onun için, mutlak manada “insan” denilince, gayba iman eden “mü’min” hatıra gelmelidir.
İşte, o gayba inananlardır ki, nimette boğulmaz, mün’imi, yani o nimeti ihsan edeni tanırlar. Esere saplanıp kalmaz, o eseri yapan Halik’ı tanır ve bilirler. Gayba inanmayanlar ise, sofranın tabakları, kitabın yaprakları, yahut fabrikanın bölmeleri arasında dolaşıp duran bir böcek gibi, bu Alem ve içindekilerden, hakiki manada, istifade edemez, hayatlarını zayi eder giderler.

Peygamberimizin Gaybı Bilmesi

Kur'an, Peygamberimize (sav) verilen bir mucize kitap olması hasebiyle, Efendimizin Kur'an diliyle anlattığı bütün gaybi haberler, aynı zamanda O'nun peygamberliğini de te'yid eder. Fakat bir de Efendimizin (sav), doğrudan doğruya kendi diliyle verdiği gaybi haberler vardır ki, biz daha ziyade burada ondan söz edeceğiz. Zira şimdilerde telestezi diye anlaşılan hususlar ile alakalı en mühim vak'alar, önce bin bu kadar sene evvel, Efendimizden sadır olmuş ifadelerdir. Bunlar elbette birer mucizedirler. Ancak Peygamber Efendimiz (sav), bütün bunları söylerken kendinden söylemiş değildir. O'nun bir beşer olarak bu gaybi ufuklara ulaşması söz konusu olamaz. Halbuki öte yandan 14 asır önce söyledikleri bir bir vaki olmuştur. Bütün bu hAdiseleri ve mucize olarak cereyan eden hadiseleri maddi şeylerle izah etmeye imkan yoktur. Öyleyse, Allah Rasulü'nün verdiği gaybi haberlerin aynen zühuru, bir bakıma madde ötesi varlıkların isbatına da bir delil teşkil eder.

Peygamber Efendimizin (sav) gaybi haberlerini iki ana grupta toplamak mümkündür. Bunlardan birincisi kendi devrine ait verdiği gaybi haberler ve vakti gelince bunların tahakkuk etmesi, ikincisi ise yakın ve uzak istikbale dair verdiği haberler ve bunların günü geldikçe zuhurudur. Efendimizin bu tarzda gaybi haberleri oldukça fazladır. Ama biz burada, her iki ana gruptan iki misalle iktifa edip diğerlerinin ise kaynaklarını göstermekle iktifa edeceğiz.

1) Peygamberimizin Kendi Devrine Ait Verdiği Gaybi Haberler

a) Senin Baban Hüzafe'dir

Başta Buhari ve Müslim olmak üzere bütün hadis kitapları ittifakla şu hususu kaydediyorlar: Birgün Allah Rasulü minbere çıkmışlardı. Gaybi aleme ait bir kısım haberler veriyorlardı. Bu esnada bir hayli de celalli görünüyorlardı. Bir ara 'Bugün bana istediğinizi sorun' buyurdular. Herkes birşeyler soruyor, o da cevap veriyordu. Tam o esnada bir genç ayağa kalktı, 'Benim babam kim ya Rasulallah!' diye sordu. Hakkında dedikodu ediliyordu. Babası olmadığı yolundaki bu dedikodular burnunu kızartıyordu ve insanların yüzlerine rahatça bakamıyordu. Bugün bir fırsat bulmuştu.. ve işte onu soracak ve bundan sonra o ezici bakışlardan kurtulacaktı. Efendimiz şöyle cevap verdi: 'Senin baban Hüzafe'dir.' Genç artık müsterihtir. Aldığı cevap onu memnun etmişti. Bundan böyle o da bir babaya nispet edilerek çağrılacaktı. 'Abdullah b. Hüzafet'üs-Sehmi (ra)' şanlı ve samimi bir sahabi...
Allah RasÜlü (sav) minber üzerinde celalli bir vaziyette ve herkese birşeyler anlatıyor. Bu arada, sorulan sorulara da, gaybAşina bir üslupla cevaplar veriyordu. RasÜlullah'ın neden celallendiğini bilemiyoruz ama, Hz. Ömer birden ayağa kalkıp, Allah RasÜlü'ne hitaben sanki O gaybi bilmese de O'na inandıklarını dile getirir bir eda ile: 'Biz rab olarak Allah'tan, din olarak İslAm'dan ve peygamberimiz olarak da Hz. Muhammed'den (sav) razıyız'  dediğine şahit oluyoruz ki, onun bu ince ve manidar sözleri, Efendimizi (sav) yatıştırmıştır.
Peygamber Efendimizin (sav) mesciddeki istikbale ve gayba ait bir kısım haberler vermesi, mescidi dolduran binlerce sahabi huzurunda meydana geliyordu. Ve bütün sahabi Allah RasÜlü'nün (sav) dediklerini aynen tasdik ediyor ve adeta sükÜtlarıyla da 'sadakte' (el-Hak, doğru söyledin ey Allah'ın Rasülü) diyorlardı.
Bazı aklı evvel kişiler tüm bu somut bilgilere dahi itibar etmeyip hala normalüstü güç ve yeteneklerle önceden hissedilen bir takım sezgileri hala Gayb ile karıştırmaktadırlar.Tekrar söylemekte fayda var Gayb’ı Ancak Cenab-i Allah bilir ama Altıncı his hissi kablel vuku duru görü önsezi istihare bunlarıda görmezlikten gelmemeliyiz.

Cinler gaybı bilirler mi?

Kuran-ı Kerim’de Hz. Süleyman’ın vefatından bahseden ayette: “Süleyman'ın ölümüne hükmettiğimiz zaman, onun öldüğünü, ancak değneğini yiyen bir ağaç kurdu gösterdi. (Sonunda yere) yıkılınca anlaşıldı ki cinler gaybı bilselerdi, o küçük düşürücü azap içinde kalmazlardı.”(34:14.) buyurulmaktadır.

Bu ayetten, Hz. Süleyman’ın, değneğine dayanmış vaziyette dururken öldüğü, ağaç kurdunun değneği çürütmesi sonucunda Hz. Süleyman’ın yere düşmesiyle öldüğünün anlaşıldığı, fakat öldüğü halde değneğe dayalı vaziyette ayakta durduğu sürece kendisini sağ zanneden cinlerin çalışmaya devam ettikleri anlaşılıyor. Ayetin devamında da cinlerin gaybı bilmedikleri, zira gaybı bilselerdi Hz. Süleyman’ın öldüğünü fark edip, uzun süre onur kırıcı ağır işler altında çalışmayacakları anlatılıyor. Demek ki cinler gaybı bilmiyor. Hatta değil gaybı bilmek, misalde olduğu gibi, bazen gözleri önünde cereyan eden bir olayı bile anlayamayabilirler.

Müfessir Razi de şöyle der: “Süleyman (a.s), bazen gündüz ve gece, tam bir gün ayakta Allah’a ibadet ederdi. Hatta bazen daha da uzatırdı. Bir asası vardı, ona dayanarak Rabbinin huzurunda dururdu. İşte böyle ibadet ettiği bir sırada, değneğine dayalı olarak vefat ettirildi. Askerleri kendisini ibadette sanıyorlardı. Böylece günler, aylar geçti. Sonra Allah, işin ortaya çıkmasını isteyince kurt, Hz. Süleyman’ın değneğini kemirerek çürüttü ve Süleyman (a.s) yere düştü. Hz. Süleyman’ın öldüğünü daha önce fark etmeyen ve kendilerinin gaybı bildiklerini sanan cinler, bu durum karşısında gaybı bilmediklerini anladılar. Çünkü gaybı bilselerdi, Hz. Süleyman öldüğü halde uzun süre ağır işlerde çalışmaya devam etmezlerdi. Gerçi cinler, insanların bilmedikleri bazı şeyleri bilirler ama bu gaybı bilmek demek değildir. Sadece onların bilgi alanı, insanlarınkinden geniştir. Fakat onların bilgisi de sınırlıdır. Ve onlar da sadece eşyanın dış yüzünü bilirler. Onların bilgisi, insanlarınkinden daha gizli, daha derin olmakla beraber onlar da gaybı bilmezler. Gaybı bilmek ancak Allah’a mahsustur".(Razi, Mefatihu'l-Gayb, XXV, 250. )

Cinlerin bizden daha uzun yaşamaktadırlar. Buna bir yere gitme, bir kaynağa ulaşma konusunda sahip oldukları hız da eklenirse, elbette ilimleri ve bilgi kapasiteleri insanlarınkinden farklı olabileceği daha iyi anlaşılır. .
Hava tahmini yapmak Doğacak Çocuğun Cinsiyetini bilmek Gayb’ı Bilmekmi?
Lokman suresinin 34. Ayetinde mealen şöyle buyurulmaktadır: “Kıyametin ne zaman kopacağını, yağmurun ne zaman yağacağını, ana rahmindeki çocuğun mahiyeti ve ceninin istidadının ve manevi simasının ne olduğunu, insanın hayır ve şer olarak yarın ne kazanacağını ve nerede öleceğini ancak Allah bilir ve haberdardır.” Bu ayet mealinden de anlaşılacağı gibi, mugayyebat-ı hamseden (bilinemeyen beş şey) olan hava tahminlerinin hükmü nedir? Acaba hava tahmin uzmanları bilinmeyeni mi biliyorlar?
Cenab-ı Hak yağmurun yağma zamanını, sebeplere ve alışılmış kanunlara bırakmayıp doğrudan doğruya kendi ilahi kudretine ve iradesine bağlamıştır. Halbuki, genel olarak diğer fiillerinde sebepleri ve kanunları, kudretine perde yapmıştır.
Yağmur, hayata kaynak ve rahmete vesiledir. Diğer nimetler gibi bizlere ulaşmasında araya kesin kanunlar konmamıştır. Yani insanlara dua kapısı kapanmaması için, ilahi hikmet böyle perdeleri araya koymamıştır. Eşref-i mahlukat ve halife-i zemin olan insanın hayatını devam ettirebilmesi için gerekli olan su; hidrolojik devr-i daim diye tarif ettiğimiz, yer ile atmosfer arasındaki gel git hareketi ile, insanlara ulaşmaktadır. Bir bölgeden atmosfere yükselen su buharı yine aynı yere yağış olarak düşmemektedir. Başka bölgelere de ne zaman yağış olarak düşeceği bilinmemektedir.
Bu durumda meteoroloji ilminin hakikati nedir? Hava tahmin raporlarının hazırlanması için yapılan bunca masraf beyhude midir? Yoksa bu raporlar hazırlanmamalı mıdır?
Şu bir gerçektir ki; meteoroloji ilminin bildiği gayba ait şeyler değildir. Bu ilim Allahın insanlara lütfettiği akıl ve ilim nimetlerini birleştirerek çok yaklaşmış olan yağmur olayını bir müddet önceden tahmin etmektedir. Bu tahmin işi de semaya bakılarak değil, meteorolojik haritalara bakılarak yapılmaktadır. Bu konuyu biraz daha açarsak mesele anlaşılacaktır:
Hali hazırda bütün ülke meteorolojileri bir aile gibidir. Meteoroloji saati, uluslararası rasat kodları, meteorolojik hadiselerin sembolleri... Hepsi bütün ülkelerde aynıdır. Adeta meteoroloji tek dil, tek ülke gibidir. Ana sinoptik rasat saati diye ifade ettiğimiz 00, 06, 12, 18 gmt (greenwich mean time) saatlerinde bütün dünya meteoroloji istasyonlarındaki vazifeli rasatçılar, istasyonlarının o anki hava durumunu, uluslararası rasat kodlarına uygun olarak şifreleyip kendi ülkelerindeki merkezlere, ülkeler de bu rasatları kontrol edip dünyanın belli noktalarındaki ana toplama merkezlerine gönderirler. Bu toplama merkezleri, rasat bilgilerini belli saatlerde bütün dünyaya radyofax ve bilgisayar aracılığı ile ulaştırır. Bu bilgiler, ülkelerin ve istasyonların sadece kod numaraları ile temsil edildiği meteorolojik haritalara bilgisayar tarafından işlenir ve eş basınç eğrileri çizilerek farklı hava kütlelerini temsil eden cephe sistemlerinin yönü ve hızı belirlenir.
Bu noktadan sonra sıra tahmin yapmaya gelmiştir artık. Görüldüğü gibi gaybi olan hiç bir şey yoktur. Meteorolojik haritalardan okunan ve yorumlanan bilgiler her istasyon için aynı saatte ölçülmüş ve kaydedilmiş bilgilerdir. Yani, gaybdan çıkmış, herhangi bir noktaya göre daha batı boylam derecelerinde emareleri görülmüş bir yağışlı hava kütlesini taşıyan hava akımlarının hızı ölçülerek, hava tahmini yapılacak olan noktaya ne zaman ulaşacağının tespit edilmesinden ibarettir. Şu anda gelişmiş ülkelerde radar teknolojisi ile, cephe sistemleri ve buna bağlı hava hareketleri, anında radar ve bilgisayar ekranından izlenebilmektedir.
Meteoroloji ilmindeki bu gelişmelere rağmen yüzde yüz doğru tahmin çok zordur. Özellikle tahmin süresi uzadıkça tutarlılık yüzdesi düşmektedir. Meteorolojistleri en çok yanıltan hava olaylarından birisi de halk arasında kırk ikindi yağmurları olarak bilinen, bahar aylarının kararsız yağışlarıdır. Bu dönemlerde hava tahminlerinin tutarlılık yüzdesi, yüzde altmışlara kadar düşmektedir.
Sadece meteoroloji ilminin penceresinden bakıldığında dahi ilim ve teknolojideki baş döndürücü gelişmeler, insanın ancak aczini anlamasına vesile olmaktadır. Netice olarak ilim, mugayyebat-ı hamse denilen, yalnız Allahın bildiği gayba ait şeyleri değil, emareleri görünmüş, maddi Alemde belirmiş olanları tespit edebilir.

İnsan Gayb Alemine Nasıl Açılır?

 Gayb Alemi, duyular ötesi Alemdir. Gözü görmeyen, kulağı duymayan, burnu rahatsız bir insan, renkler, sesler ve kokular Alemine yabancıdır. Böyle insanın ameliyatla gözü açılsa, birden Alemi genişler, rengarenk bir Aleme muhatap olur. Sonra kulağı açılsa, değişik sesler duymaya başlar. Ardından burnundaki nezle gitse, gözle görmediği, kulakla duymadığı yerden kokular hisseder.
İşte, ruhun gayb Alemine açılışı bunun gibidir. Yani, ruh için başka bir göz, başka bir kulak, başka bir burun vardır. Mevlana’nın ifadesiyle:
“Vesvese pamuğunu can kulağından çıkar ki, semalardaki meleklerin tesbih ve takdis uğultusunu işitesin.
“İki gözünü ayb kılından temizle ki, Alem-i gaybın bağlarını ve serviliklerini göresin.
“Beyninden ve burnundan nezleyi defet ki, burnuna Allah rayihası girsin.” (1)
MevlAna, gaybi sırların ruha yansımasını şöyle bir misalle anlatır: Bir padişah, Çinli ve Rum mimarları yarıştırır. Sarayın bir odasını perdeyle ikiye böler. Her iki tarafın, duvarda sanatlarını göstermesini ister. Çinliler, rengarenk bir sanat meydana getirirler. Rumlar ise, kendilerine ayrılan duvarı cilalamakla meşguldür. Müddet bitip sanat tamamlandığında aradaki perde kaldırılır. Çinlilerin rengarenk san’atı, karşı tarafın cilalı duvarında daha parlak bir şekilde akseder. Yarışmayı Rum mimarlar kazanır. (2)
Günahlar ruh aynamızın üzerindeki tozlar gibidir. Bir başka açıdan ise, manevi pisliklerdir. Bunları temizlemek, gözyaşlarıyla mümkündür. Çünkü gözyaşı, manevi bir pişmanlığın ve tevbenin göstergesidir. “Zahiri necasetin pis kokusu yirmi adımlık yerden duyulur. Batıni necasetin pis kokusu ise, Acemistan’daki Rey şehrinden Şam şehrine kadar gelir ve hatta göklere çıkar da, Cennetteki hurilerin ve oranın Hazini bulunan Rıdvan’ın genzine kadar gider.” (3)
Toprağın içindeki çekirdek, dar bir yerde sıkışıp kalmıştır. Fakat ne zaman ki kabuğunu parçalar, toprağın yüzüne çıkıp etrafına bakarsa, bambaşka bir Aleme geldiğini görür. Güneşle sohbet eder, rüzgarın tatlı esintilerine mazhar olur. (4)
Maddi Alemin kaydından kurtulup mana Alemine açılmak da bunun gibidir. “Gayb Aleminin başka bulutu, başka rahmeti, başka seması, başka güneşi vardır.” (5) Peygamberler ve bazı büyük evliya, maddenin dar kalıplarından sıyrılıp, mana Alemine kanat açabilmişlerdir.
“Peki, biz niye açılamıyoruz?” sorusu hatıra gelebilir. Cevabı Mevlana’dan dinleyelim: “Fikir kanadın çamura bulaşmış ve ağırlaşmış. Zira, çamur yiyorsun. Çamur sana ekmek olmuş.” (6) “Çare nedir?” diyecek olursak, yine Mevlana’ya kulak verelim:
“Nur ile gıdalan da, göz gibi ol ve meleklere uy.” (7) Yani, kanadı çamura batmış bir kuş semalara havalanamadığı gibi, fikri süfli şeylere yönelmiş bir insan da, gayb Alemine kanat açamaz. Göz gibi olmak gerektir. Zira, göz nuranidir ve gıdası da nurdur. Meleküt Aleminin sakinleri olan melekler, nurani gıdalarla gıdalandığı gibi, fikrini ulvi şeylere yönelten, manevi gıdasını iyi alan insanlar da meleküt Alemine açılır.
Mevlana’nın şu sözleri de, insanın gaybi boyutuyla yakından ilgilidir: “Sofinin biri, bir bahçede murakabeye dalar. Bir tanesi ona der: “Ne uyuyorsun? Gözünü aç! Üzüm çubuklarına, çiçek açmış ağaçlara ve yeşermiş çimenlere bak! ‘Allah’ın rahmet eserlerine bak!’ (Rum suresi, 50) ayetine dikkat et!”. Sofi, şu cevabı verir: “Ey heveskar adam! Allah’ın rahmet eserlerinin asıl tecelligAhı gönüldür. Hariçtekiler ise, ancak eserlerin eserleridir. Ruhda öyle bağlar ve yeşillikler vardır ki, hariçteki akisler, akarsuda görülen akisler gibidir.” (8)

Kaynaklar:

1. Mevlana, VII, 613-614.
2. Mevlana, V, 1607-1611.
3. Mevlana, X, 547-549.
4. Bkz. Mevlana, III, 704.
5. Mevlana, IV, 1005.
6. Mevlana, V, 1350.
7. Mevlana, XIV, 86.
8. Mevlana, XII, 350-351.

Bazı ayetlerde "Gaybı Allah'dan başkasının bilemeyeceği" ifade edilmektedir. Bazı peygamberlerin ve bazı veli zatların gelecekle alakalı haberler vermelerini bu ayetler ışığında nasıl değerlendirebiliriz?
Bu konuda Doc Dr Sadi Eren hocamızın açıklamalarına bir göz atmak istiyorum.
Şu ayet-i kerime, haşmetli bir üslubla Allah’ın ilminin herşeyi kuşattığını ilAn eder:
“Gaybın anahtarları Allah’ın katındadır. Onları ancak O bilir. Karada ve denizde ne varsa hepsini bilir. Düşen hiçbir yaprak ve yerin karanlıklarında hiçbir dane yoktur ki, Allah onu bilmesin. Yaş ve kuru ne varsa hepsi Kitab-ı Mübin’dedir.” (En’am, 59).

Ayetin genel üslubundan anlaşılıyor ki, gayb, kapıları kilitli bir hazine gibidir. Bu hazinenin anahtarları da Allah’ın elindedir. Nitekim şu ayet, genel bir hüküm olarak gaybı ve geleceği sadece Allahın bildiğini haber verir:

“De ki: Göklerde ve yerde Allah’dan başkası gaybı bilmez.” (Neml, 65)
Fakat her genel hükmün istisnaları olabilir. “Kuğular beyazdır” dediğimizde “genelde beyazdır” manası anlaşılabilir. Zira az da olsa siyah kuğular vardır.
“Geleceği hiç kimse bilemez mi? Allah, kendi katındaki gayb hazinelerinin anahtarını başkasına veremez mi?” şeklindeki sorularımıza, şu ayet bir açıklık getirmektedir:
“Gaybı bilen O’dur. Gaybını, razı olduğu rasulden başkasına bildirmez” (Cin, 26-27). Demek ki, “Gaybı Allah’dan başkası bilemez” hükmünün de bir istisnası söz konusudur. Allah’ın bildirmesi şartıyla gaybı Allah’dan başkası da bir derece bilebilir.
Ayetteki “razı olunmuş rasul” ifadesi değişik şekillerde tefsir edilmiştir.
Bazılarına göre, buradaki “Rasul”den murat peygamberdir. Yani, Allah gaybını ancak bir peygambere bildirir. Bu yönüyle ayet, velilerle, sihirbaz ve kAhinlerin gaybi bilgisini reddetmektedir. Çünkü sihirbaz ve kAhinler, Allah’ın rızasından en uzak ve gadabına en lAyık kimselerdir. Veliler ise, her ne kadar Allah’ın razı olduğu kişilerse de, peygamber değillerdir.
Bu meselede, şu hususlara dikkat çekmek istiyoruz:
1. “Rasul” ifadesi sadece peygamberler için kullanılan bir kelime değildir. Nitekim, “Allah meleklerden ve insanlardan “Rasuller” seçer” (Hacc, 75) ayeti, açık manasıyla bunu belirtmektedir.
2. Ayetteki “Rasul” kelimesi, meleği de içine aldığına göre, meleğin bazı veli kişilere ilham getirmesi hiç de reddedilecek bir durum değildir. Nitekim hadiste “Ademoğluna şeytanın da bir dokunuşu, meleğin de bir dokunuşu vardır” buyrulmuştur. (Tirmizi, Tefsir 2/ 35) Ayrıca görüleceği üzere, bazı veliler birtakım gaybi sırlara mazhar olmuşlardır.
3. İlahi kelama mazhariyet, sadece nebilere has bir özellik değildir. Bazı insanların rüya veya ilham gibi bir yolla, gaybdan bazı sırlara muttali’ olmaları mümkündür ve vakidir. Nitekim şu ayet, Allah’ın insanlarla konuşma prensibini dile getirmektedir:
“Hiçbir beşer için, Allah’ın, bir vahiyle veya perde arkasından konuşması veyahut bir elçi gönderip de izni ile ona dilediğini bildirmesi dışında konuşması yoktur.” (Şüra, 51)
Ayette, “Allah peygamberlerine bu üç yoldan başka konuşmaz” denilmeyip “Allah insanlarla bu üç yoldan başka konuşmaz” denilmesi peygamber dışındaki diğer insanların da, ilAhi kelam’dan nasibi olabileceğini göstermektedir. Buna göre:
a. Allah’ın vahiyle konuşması, vahyin şiddet ve zaaf yönüyle çeşitli mertebelerini içine alabilir. Hem peygamberlere hem de, Hz. Musa’nın annesinde olduğu gibi, diğer insanlara, gerek yakazada, gerekse rüyada olan ilAhi mesajı ifade eder. Dolayısıyla, buradaki vahiy, “ilham” manasını da tazammun etmektedir.
b. Allah’ın perde arkasından konuşması, Hz. Musa’nın ilk vahye mazhar olduğunda, doğrudan ilAhi hitabı duyması gibi durumları içine alır.
c. Allah’ın bir elçi vasıtasıyla konuşması, Hz. Cebrail’i peygamberine gönderip vahyini bildirmesi tarzındaki durumları bildirmektedir.
Görüldüğü gibi, “Gaybın hazineleri” Allah katında olmakla beraber, Allah gerek peygamberine, gerekse bazı has kullarına birtakım sırlarını bildirmektedir.

Hz. İsanın gelecekten haber vermesi

Peygamberler, vahiy yoluyla gaybi bilgiye mazhar kılınmış kişilerdir. Cenab-ı Hak, mesajını insanlar arasında seçtiği bu kimseler vasıtasıyla bildirmiştir.
Bu peygamberler, gaybı bilen kişiler olmayıp gaybdan haber alan kişilerdir. Yani, bu seçkin zAtlar kendiliklerinden gaybı bilmezler. Ancak kendilerine bildirileni bilirler.
Kur’an’da, peygamberlerin geleceğe dair bazı gaybi haberler verdikleri görülür. MeselA Hz. İsa, kendisinden sonra gelecek peygamberi ismiyle haber vermiştir:
“Hani, Meryem oğlu İsa şöyle demişti: “Ey İsrailoğulları! Ben, Allah’dan size bir elçiyim. Benden önceki TevrAt’ın bir tasdikçisi ve benden sonra gelecek, ismi Ahmed olan bir peygamberin müjdecisiyim.” (Saff, 6).
Hz. Peygamberin gönderileceği müjdesi, Hz. İsa tarafından bu şekilde açık bir şekilde bildirildiği gibi:
“Evvelkilere verilen kitaplarda onun bahsi vardır. Beni İsrail Alimlerinin bunu bilmesi, onlar için bir delil değil midir?” ayetinin de belirttiği gibi, diğer semavi kitaplar Hz. Peygamber’den, O’na gelen Kur’an’dan bahsetmişlerdir. (Şuara, 196-197)
Nitekim Hz. Peygamber geldiği sıralar, İsrailoğulları uleması bir peygamberin geleceğini söylemekteydiler.
Yine Hz. İsa’ya dönecek olursak, bu büyük peygamber Allah’ın kendisine verdiği mucizeleri anlatırken, şunu da söylemektedir:
“Ben, evlerinizde yediğiniz ve biriktirdiğiniz şeyleri size haber veririm.” (Al-i İmran, 49).
Benzeri bir durum Hz. Yusuf için de geçerlidir. Zindanda iken oradaki arkadaşlarına hangi yemeğin geleceğini önceden haber vermektedir. Hz. Yusuf: “Size rızık olarak hangi yemek geleceğini daha gelmeden, ben size haber veririm” sözünü, kendisine rüya tabiri için gelen iki arkadaşına söylemiştir. (Yusuf, 37) Onun bu şekilde gaybi sırlara mazhar olduğunu belirtmesi gurur için olmayıp, arkadaşlarını imana davete bir hazırlıktır. Sözüne devamla: “Bu, Rabbimin bana öğrettikleri şeylerdendir” demesi ise, bunun bir fal veya kehanet olmadığını bildirmek içindir. (Yusuf, 37)
Hz. Yakup ve Hz. Yusuf
Hz. Yakup, Kur’anın bize bildirdiği peygamberlerden bir tanesidir. İlerde bir peygamber olacak oğlu Yusuf’a özel bir muhabbeti vardır. Bunu hazmedemeyen Yusuf’un kardeşleri O’nu bir kuyuya atarlar. Yusuf’un kanlı gömleğini babalarına getirip “Yusuf’u kurt yedi” derler. Gelişen olaylar zincirinde, Hz. Yusuf bir kervan tarafından Mısır’a götürülüp köle olarak satılır. Bir iftira yüzünden zindana atılır. Burada yıllarca kalır. Hükümdarın rüyasını tabiri vesilesiyle zindandan çıkarılır. Mısır’ın en üst düzey makamlarından birisine getirilir.
Bu arada, oğlunun hasretiyle yanıp tutuşan Hz.Yakub’un gözleri AmA olur. Fakat Allah’dan gelen bir bilgiyle, oğlunun hayatta olduğuna inanmaktadır. Yakub’un oğulları, kıtlık dolayısıyla Mısır’a gıda almaya giderler. Hz. Yusuf, kardeşlerini tanır. Babasının durumunu öğrenince: “Şu gömleğimi götürüp babamın yüzüne sürün. Gözleri onunla i¬yice görür hale gelir” der. Kafile Mısır’dan ayrıldığı sırada, Ken’an diyarındaki Hz. Yakub’ta bir hareketlilik gözlenir. Sevinçle etrafındakilere: “Eğer bana bunak demezseniz, (diyeceğim o ki) ben, Yusuf’un kokusunu alıyorum” der. Etrafındakiler ise, böyle bir koku almadıklarından cevapları şu olur: “Vallahi, sen hAlA eski şaşkınlığındasın.” Müjdeci gelip gömleği Hz. Yakub’un yüzüne bıraktığında Hz. Yakub’un gözleri açılır. “Ben size, Allah’ın lütfuyla sizin bilmediğinizi bilirim demedim mi?” der. (Yusuf, 93-96)
Kur’an’da anlatılan bu olayda, Hz. Yusuf’un, gönderdiği gömlekle babasının gözlerinin açılacağını bilmesi harika bir durum olduğu gibi, babası Yakub’un da çok uzak mesafeden gömleğin kokusunu duyması bir başka harika durumdur. Bazıları, “Oğlu Yusuf’a olan hasret ve iştiyakı onun hassasiyetini arttırmış olduğu için hissetmiştir” tarzında düşünebilirler. Büyük müfessir Hamdi Yazır buna şöyle cevap verir:
“Yakub’un hassasiyeti ne kadar incelmiş ve hüznü ile gözler ağardıktan sonra koku hissi ne kadar artmış olursa olsun, kafilenin ayrılması zamanına kadar Mısır’dan bir Yusuf kokusu duymayıp da, şimdi duymuş olması gösterir ki, bunun sırr-ı hikmeti O’nun hassasiyetinde değildir.” (Yazır, IV, 1651, 1652)
Ayette “Ben size, Allah’ın lütfuyla sizin bilmediğinizi bilirim demedim mi?” denilmesi, Hz. Yakub’un bu bilgiyi kendi maddi hassasiyetinden değil, özel bir yolla Allah’dan aldığını göstermektedir.
Şeyh Sadi, bununla ilgili olarak şu ince noktayı dile getirir:
“Biri, oğlunu kaybetmiş Yakub’a sorar: Yusuf’un gömleğinin kokusunu Mısır’dan duydun da, O’nu Ken’an kuyusunda iken niçin görmedin? Hz. Yakup, şu cevabı verir: “Bizim halimiz çakan şimşek gibidir. Bazan açık, bazan kapalı olur. Bazan göklerin üstüne çıkar, otururuz, bazan da ayağımızın üstünü göremeyiz.” (Sadi, s. 50)
Hz. Yusuf, daha küçüklüğünde ilahi bilgilendirmeye nail olmuştur. Kardeşleri tarafından kıskanılıp kuyuya atıldığında Cenab-ı Hakk, kalbine şunu ilham eder:
“Farkında olamadıkları bir sırada, bu yaptıklarını onlara haber vereceksin”(Yusuf, 15).
Zorluk anında kolaylık inzal etmek Cenab-ı Hakk’ın lütuf ve rahmetinin bir tecellisidir. Kardeşleri tarafından böyle bir hıyanete maruz kalan, kuyunun karanlığındaki küçük Yusuf’un hassas kalbini hoşnut etmek, İlahi hikmetin ve rahmetin bir gereğidir. İnsanların kudsi bir teselliye muhtaç oldukları ızdırab ve sıkıntı anlarında, ilahi rahmetin imdada gelişi, pek çok kişinin şahsi tecrübeleriyle sabit olan bir hakikattir.
Yine, Hz. Yusuf’un, kardeşlerine gömleğini verip, “Şu gömleğimi götürüp babamın yüzüne sürün. Gözleri onunla iyice görür hale gelir” demesi gaybi bir haber niteliğindedir. (Yusuf, 93)
Ayrıca, Hz. Yakub’a “Yusuf’u kurt yedi” diye kanlı bir gömlekle beraber acı bir haber geldiği halde, Yusuf’un hayatta olduğunu bilmesi ve:
“Allah tarafından sizin bilmediğinizi biliyorum” demesi, O’ndaki gaybi bilgi boyutunu göstermektedir. (Yusuf, 86)
Demek ki peygamberler, Allah’ın izniyle birtakım gaybi sırlara aşina olmuşlardır. Kur’an’da yer alan örnekler, bu gerçeği açık bir şekilde isbat etmektedir. Şüphesiz bu örnekler, emsallerine de kapı açmaktadırlar. Yani peygamberlere verilen bu gibi gaybi bilgiler sadece Kur’an’da zikredildiği kadar olmayıp, benzeri olaylar çokça vuku bulmuştur.
Hz. Hızır
Kehf suresi 60 - 82. Ayetlerde Hz. Musa’nın “Allah kullarından bir kul” ile seyahati anlatılır. Bu seyahat, “gayb bilgisi” konusunda son derece dikkat çekici, ilginç durumları ihtiva eder. Bu meçhul zAtla, Hz. Musa’nın seyahatleri şöyle cereyan eder:
Hz. Musa, yanındaki delikanlıyla beraber uzun bir yolculuktan sonra Hz. Hızır’la buluşacağı yere gelir.
“Orada kullarımızdan bir kul buldular ki, ona katımızdan bir rahmet vermiş ve tarafımızdan bir ilim öğretmiştik. Musa ona “sana öğretilenden bir irşad olarak, bana öğretmen için sana tAbi olabilir miyim?” diye sordu.
O dedi: “Sen benim yanımda bulunmaya dayanamazsın. İçyüzünden haberdar olmadığın bir şeye nasıl sabredebilirsin?”
Musa, “inşallah sen beni sabreder bulacaksın, dedi. Hiçbir işte sana karşı gelmeyeceğim.”
O dedi ki: “Eğer bana uyacaksan, ben sana ondan bahsedip de bir söz söyleyinceye kadar hiçbir şey hakkında bana sual sorma.”
Böylece yola koyuldular. Gemiye bindiklerinde O, gemiyi deldi. Musa, “İçindekileri batırmak için mi gemiyi deldin?” dedi. “Andolsun ki, büyük bir şey yaptın.” O, “Sen benim yanımda bulunmaya sabredemezsin demedim mi?” dedi. Musa, “Unuttuğum için beni kınama; seninle olan arka¬daşlığımı da zorlaştırma” dedi.
Yine yola koyuldular. Bir erkek çocuğa rast geldiklerinde onu öldürdü. Musa dedi ki: “Bir can karşılığında kısas olmaksızın suçsuz birini mi öldürdün! Doğrusu, pek kötü birşey yaptın.”
O, “Ben sana benimle beraberliğe sabredemezsin demedim mi?” dedi.
Musa dedi: “Eğer bundan sonra sana bir şey daha soracak olursam, benimle arkadaşlık etme. O zaman, benden ayrılmakta mazur sayılırsın.”
Yine yola koyuldular. Nihayet, bir belde halkına vardılar. Onlardan yiyecek istediler. Onlar ise, o ikisini misafir etmekten kaçındılar. Orada, yıkılmak üzere bulunan bir duvara rast geldiler. O, duvarı doğrultuverdi. Musa dedi: “İsteseydin, bu yaptığın işe karşı bir ücret alırdın.” O, “İşte bu, seninle benim ayrılışımızdır” dedi. “Şimdi sana, sabredemediğin şeylerin içyüzünü bildireceğim:
“O gemi, denizden geçimlerini sağlayan birtakım fakirlere aitti. Ben, onu kusurlu hale getirmek istedim. Çünkü arkalarında, bulduğu her sağlam gemiyi gasbeden bir hükümdar vardı.
Çocuğa gelince; onun anne- babası mü’min kimselerdi. Bu çocuğun, ileride anne ve babasına isyan etmesi ve onları inkAra sevk etmesinden korktuk. İstedik ki, onların Rabbi, kendilerine huy temizliği bakımından daha hayırlı ve daha merhametli bir çocuk versin.
Duvar ise, o şehirdeki iki yetim çocuğa aitti. Ve altında onlara ait bir hazine vardı. Babaları ise, salih bir kimse idi. Rabbin istedi ki, onlar yetişkin çağa gelince hazinelerini oradan çıkarsınlar. Bütün bunlar, Rabbinden bir rahmet eseridir. Yoksa ben kendi reyimle yapmış değilim. İşte, sabredemediğin şeylerin açıklaması budur.” (Kehf, 65-82)

Bu ibretli kıssayla ilgili bazı noktalara dikkat çekmekte fayda görüyoruz:

 1- Kıssanın baş kahramanı olan bu “Allah kullarından bir kul”un ismi Ayetlerde zikredilmemiştir. Gaybtaki bilinmezlik atmosferi, kıssanın tamamında görüldüğü gibi, kıssa kahramanının ismen zikredilmemesinde de görülmektedir. Bundan dolayıdır ki, “Kur’an’ın göl¬gesinde yaşamak” noktasından hareketle tefsirinde, bu zatın isminden bahsetmeyenler de bulunmuştur. Biz ise, hadislerde “Hızır” olarak bahsedilmesinden dolayı, pratikte sağladığı kolaylıktan istifade için, bundan sonra bu zattan “Hızır” olarak söz edeceğiz.

2- Hz. Hızır’ın nebi veya veli olması hususunda Ayetlerde açık bir ifade yoktur. Ancak, “Hz. Musa gibi büyük bir peygamberin bilmediği gaybi sırlara vakıf olması ve: “Ben bunları kendi reyimle yapmış değilim”(Kehf, 82) diyerek, bu tasarrufları Allah’ın emriyle yaptığını söylemesi” gibi noktalardan hareketle, nebi olduğunu söyleyenler çoğunluktadır.

3- Hz. Hızır’ın ilmi, “ilm-i ledünni” diye şöhret bulmuştur. Bu ifade, “Biz O’na tarafımızdan bir ilim öğretmiştik” Ayetindeki “ledün” kelimesinden gelmektedir.
Bütün ilimler Allah tarafından olduğu halde, burada özel olarak bunun ayrıca belirtilmesi, bu ilmin, dıştan her hangi bir sebep olmaksızın, doğrudan İlAhi talime dayandığını gösterir. Çünkü; tarih, fıkıh gibi ilimleri kitaplardan okumak veya birisinden dinlemek yoluyla öğrenmek mümkündür. Ledün ilmi ise, bu yolla öğrenilecek ilimler cinsinden bir ilim değildir. Hatta öyle ki Hz. Musa gibi bir peygambere bile, bu ilim doğrudan verilmemiştir. Bu ilim hakkında “hakikatın ilmi, batın ilmi” “gayb ilmi” gibi açıklamalar yapılmaktadır. Hz. Hızır’ın, Hz. Musa’ya söylediği şu sözler, her ikisinin ilmindeki farklılığı belirtmektedir:
“Ya Musa! Allah tarafından, ben senin bilmediğin bir ilmi biliyorum. Sen de benim bilmediğim bir ilmi biliyorsun.”

4- Vazife noktasından baktığımızda, ikisi arasında farklılık olduğunu görürüz. Hz. Hızır, Hz. Musa gibi halkı Hakk’a götürmeye memur değil, Hakk’dan halka olan mukadderatın infazına memurdur. Bundan dolayı, oğlanı öldürmesi de Allah’ın emriyle vefat eden çocukların ruhlarını kabza müvekkel olan ölüm meleğinin vazife ve mesuliyeti gibi olur. (Yazır, V, 3273)
Veya, başka bir benzetmeyle Hz. Hızır, İlAhi senaryonun oynanmasında rol alan bir aktördür. Aktörler, senaryoda onlara biçilen rolleri oynarlar. Onların bunun ötesinde bir sorumlulukları ve yükümlülükleri yoktur. (Albayrak, s. 245)

5- Bize bakan yönüyle kıssa, pek çok ibretleri ihtiva etmektedir. “Gelecek Bilgisi” noktasından alacağımız en mühim ders, “olayların dış görünüşündeki çirkinliğe aldanmamaktır” Evet, çirkin görülen pek çok olayın neticesi güzel olabilir. Nitekim, Kur’an’ın: “Sevmediğiniz bir şey hakkınızda hayırlı olabilir” Ayeti, bunu açık bir şekilde ifade etmektedir. (Bakara 216) Bu kıssa, üstteki Ayetin açıklaması gibidir. Görünüşte kötü bir fiil gibi görülen geminin yara alması ve çocuğun ölümü, ileride güzel neticelere vesile olmuştur.



 



 

Seçme Hadisler ve Sözler
Namahrame bakmak iblisin oklarından bir oktur ki, her kim benden korkarak onu bırakırsa zevkine bedel olarak ona bir iman veririm ki, onu celadetini kalbinde duyar.
Taberani ve Hakim İbn-i Mes’ud (r.a) Hazretlerinden rivayet etmişlerdir.
Her An'ımız Bir Dua
(Hergün yüz defa salevat getiren, münafıklıktan ve cehennem ateşinden uzaklaşır ve kıyamette şehitlerle beraber olur.) [Taberani]
Recep Kaplan İletişim
Ofis Adresi:
Uğur Mumcu Caddesi No: 77/10
G.O.P / Çankaya / Ankara / Türkiye
0 312 447 45 45 (pbx)